30 Ekim 2011 Pazar
29 Ekim 2011 Cumartesi
MODA ve SANAT | My Week With Marilyn
Tweet
[Görseller: vogue, rarepics]
Uzun zamanır heyecanla beklediğim "My Week With Marilyn" filminin fragmanını paylaşmak istedim. Bir ara Scarlett Johansson bu rolü alacak diye ödüm kopuyordu ama bir efsanenin hem de ilk defa böylesine kanlı canlı canlandırılacağı bir filmin hakkını verecek mükemmel bir isimde Michelle Williams'da karar kılınmıştı. Doğrusu VOGUE çekimlerinde her zerresiyle Marilyn'le bütünleşmiş olduğunu gördüğümüz Williams fragmandan da izliyoruz ki çok isabetli bir kararmış. İşte Marilyn...
[Görseller: vogue, rarepics]
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN
Tweet
Hiç bir şey, ama ne olursa olsun hiç bir şey, Cumhuriyetimizi; kısacası bugünümüze, şu anımıza, sahip olduklarımıza bizi kavuşturan Cumhuriyetimizi kutlamamıza, anmamıza, hatırlamamıza engel olamaz! Bugün her dertte ve tasada "bir" olmamızı sağlayan Cumhuriyet uğruna akan kanlara ve canlara layık olmak için boynumuzu bükmüyor, kimsenin iznini beklemiyor, kortejimizi, törenimizi, şerefimizi "iptal" etmiyor, bayramımızı şerefle kutluyoruz! Bugün okullarda Cumhuriyetini kutlaması engellenen çocukların Cumhuriyet gibi şerefli, güzel anneleri elbet onlara bugünü bayram gibi yaşatacaktır. Bayram da Cumhuriyet de bu milletin.
ONURLU BAYRAMIMIZ KUTLU MUTLU OLSUN.
ONURLU BAYRAMIMIZ KUTLU MUTLU OLSUN.
28 Ekim 2011 Cuma
Styleboom 2. Sosyal Medya Ödülleri'nde
Tweet
Bu sene ikincisi düzenlenen SOSYAL MEDYA ÖDÜLLERİ'nde "Bireysel Kategori"de STYLEBOOM da aday seçilmiş:) Çok güzel isimlerle bir aradayım pek keyiflendim. Bu sıkıntılı zamanlarda belki çok da yeri değil ama desteklerinizi beklerim sevgili Styleboomerlar. Oylama 30 Kasım'da sona eriyormuuş ve buraya tıklayarak oy verilebiliyormuş. Bu adaylığı bana verdiğiniz için çok ama çok teşekkürler ♥
27 Ekim 2011 Perşembe
STYLISH | Sayılarla Stil
Tweet
Tam Roma yolculuğum öncesindeydi, artık Türkiye'de de yayınlanacak olan People Style Watch dergisinin ilk sayısı için benden "Sayılarla İpuçları" hazırlamama olanak sağlayan bir teklif gelmişti. Sonrasında ben işlere düştüm, bunu tamamen unutum, yayınlanıp yayınlanmadığından bile haberim yok o derece:) O zaman burada bari paylaşayım dedim. İşte her ne kadar genellemelerden hiç hoşlanmasam da en genel şekilde SAYILARLA Styleboom ipuçları:)
26 Ekim 2011 Çarşamba
KİTAP | 25 İkonik Kadından Vintage Stili
Tweet
Biliyorsunuz "vintage" kelimesi ile epey haşır neşiriz son yıllarda, Vintage nedirden, nasıl seçilire kısımlarına yeni yeni girmeye, vintage butiklerini yeni yeni öğrenmeye başladık. Tabii bir de "vintage"a asla diyenlerimiz var, olabilir:) Ama şu da bir gerçek vintage artık sadece değerli bir ikinci eli değil bir "stili" de tanımlayan bir sıfat haline dönüştü.
Bu postun konusu ise bambaşka, "vintage style" konulu bir kitap:)
Vintage Style: 25 Iconic Fashion Looks and How to Get Them isimli kitap Amazon'da satışta. Kitap aslında günümüzün bir alışkalığını, dergilerin, blogların, insanların ünlülerin giyimini/stilini taklit ederek giyinme alışkalığını, yıllar öncesinin ünlüleri için nasıl uygulayabileceğimizi anlatıyor! Kısacası eskilerin ünlü yıldızlarının stilini uygulama rehberi gibi.
Biliyorsunuz "vintage" kelimesi ile epey haşır neşiriz son yıllarda, Vintage nedirden, nasıl seçilire kısımlarına yeni yeni girmeye, vintage butiklerini yeni yeni öğrenmeye başladık. Tabii bir de "vintage"a asla diyenlerimiz var, olabilir:) Ama şu da bir gerçek vintage artık sadece değerli bir ikinci eli değil bir "stili" de tanımlayan bir sıfat haline dönüştü.Bu postun konusu ise bambaşka, "vintage style" konulu bir kitap:)
Vintage Style: 25 Iconic Fashion Looks and How to Get Them isimli kitap Amazon'da satışta. Kitap aslında günümüzün bir alışkalığını, dergilerin, blogların, insanların ünlülerin giyimini/stilini taklit ederek giyinme alışkalığını, yıllar öncesinin ünlüleri için nasıl uygulayabileceğimizi anlatıyor! Kısacası eskilerin ünlü yıldızlarının stilini uygulama rehberi gibi.
25 ikonik kadının giyiminden makyajına, saçına kısacası genel stiline nasıl kavuşabilirsiniz kilit bilgiler, ipuçları, renk skalaları hatta bu kadınların stillerinin günümüzde editoryallerle nasıl replike edildiğini gösteren örneklerle.
25 Ekim 2011 Salı
22 Ekim 2011 Cumartesi
Ötekiler
Tweet
Şu son günler yeterince üzücü değilmiş gibi, bir de beni daha da çok sorgulamaya, sorguladıkça da umudumu yitirmeye sevk etti. Yo hayır terörün bitişi, dünya barışı, silahsızlanma, yavru balıkların avlanmaması, nükleerden vageçilmesi, kadın cinayetlerinin son bulması, küçük kızların zorla evlendirilmesinin kökten çözümü konularında değil. İnsanoğlunun "ayrımcı" zihniyetinin asla son bulmayacağı hakkında, asla kendi pencereleri dışında bir pencereden bakamayacağı, yerinden kalkıp da kafasını bile uzatamayacağı konusunda. Yani her sorunun başı konusunda.
Hadi şimdi mesela hepimiz evin, ofisin, okulun penceresinden dışarıda bir şey seçip ona bakalım. Sonra bir kat aşağı inip, bir kat yukarı çıkıp yine bakalım. Eğer bilmediğimiz bir şeyse o, her katta gözümüze farklı görünecek. Onu "bilmek" için, onu anlamak için dışarı çıkıp, yanına gidip, belki dokunup, konuşmamız gerek. Ancak o zaman nereden bakarsak bakalım onu görebiliriz, belki! Mesela bir portakal ne kadar yanlış anlaşılabilir? Oysa o bile 18. kattan mandalina sanılabilir? Ve bir portakalı mandalina diye itham etmek haksızlık!
Başımıza gelen bu felaketten önce bloga bir süre bir şeyler yazamayacağımı bir postla belirtmiştim, akabinde zaten her şey toz duman bir sabaha uyandık. Bazı bloglar keder içerisinde bloglarını ortak belirledikleri bir güne kadar kararttıklarını ve yayın yapmayacaklarını duyurdular. Zarifçe benden de destek istediler, ben de aynı zarafetle bunun bir ayrım yaratacağı endişesinden bahsedip katılamayacağımı belirttim ki zaten onu düşünecek halde de değildim. Haliyle saygı ile karşıladıklarını belirttiler. Ama...Kimisi
"özgür olabilirsiniz ama insan değilsiniz yazık"
"bugun blog derdine kosanlar! kisiliksiz ac insanlar"
"ülke yasta blogger roportajda"
"bunlarin tabutuna kirmizi bayrak serilmez"
"herkes bizim gibi milletini sevemiyor"
"vatan haini"
"bi tane bile twit atmadı Kürtçü bu"
bunlar gözümün önünde görebildiklerimin belki tamamı belki çok azı bilmiyorum, bilmek de istemiyorum çünkü bu kadarı bile fazla. Bunların hiçbiri bana söylenmedi ama yine de beni acıttı. Bu nefret söylemine, bu ayırmaya düşkünlüğe, bu parmakla gösterip çığırtkanlık yapmaya, yargısız infaz merakına sebep nedir?
"Yas"ta bu kadar laf yetiştirme, çemkirme, yas tutmuyorlar diye çetele tutma gücü nereden gelmektedir?
Bir tarafım tüm bu sözlerin yaşanan bu büyük ızdırap yüzünden bir anda ağızlardan kaçıverdiğine inanıyor; bir tarafım ise mağdur edildim, yanlış anlaşıldım demeden önce hızlıca twitleri silip, bir nevi geçmişi temizleyenlerin, yazdıklarını yazmamış gibi yapanların bu birlikteliği sadece içindeki nefreti kusmak için kullandığına inanıyor. Yok yine de ilkine daha çok ihtimal veriyorum, buna ihtiyacım var.
Evet öyle bir günde sezon cartını anlatan kişi seni rahatsız edebilir, sana bu bir vurdumduymazlık gelip kalbini ezip geçebilir, evet ondan nefret de edebilirsin, ama onu taşlatmak üzere işaret edip etmemen medeniyetini gösterir. Takip etmeyi bırakır, hayatından çıkarır, her hangi bir toplulukta dahi yan yana gelmemeye özen gösterir, bunu prensip edinirsin. Şahsen ben bir grubun topluca elem, sansür ya da adaletsizliğe uğradığı günlerde enerjimi onunla ilgili paylaşımlara veriyorum, öyle yapmayanları görünce burkuluyorum ama asla hakaret de etmiyorum, çünkü onun penceresinin özgürlüğü benim penceremin de özgürlüğünün teminatı! Üstelik insan psikolojisi hala sır, kimin neyi kaçış için, neyi unutmak için, neyi hiç sallamadığı için yaptığını bilemeyiz. Biz infaz memuru değiliz.
Kiminin Tanrı, kiminin enerji, kiminin bilinmez bir güç dediği şey bize uçsuz bucaksız topraklar, derin mavi sular, kocaman bir gökyüzü hediye etmişti hem de güzel bir paket içinde. Biz toprakları bitirdik, hep böldük, ötekinin payı daha az bizimki daha çok olsun istedik, gerekmese bile bir güç gösterisi niyetine sulara barajları diktik, kuşları havzalarından ettik, gökleri bizi taşımaya doyamayan uçaklarla deldik, çöpünüzü taşıyamayacağım deyince toprak ana, güldük, hepsini kompresle uzaya, yörüngeye yaşlı ve yorgun demeden aydedenin yanına yerleştirdik. Daha da fazlasını yaptık. Hepsini ama hepsini hayvanların elinden aldık çünkü bize yetmiyordu, mikroorganizmalardan çaldık çünkü yeni virüsler gerekiyordu.
Tüm bu tecavüzümüzün sonucunda bize hiç olmazsa güzel bir yenilik olsun kalmıştı: blogosfer. Çünkü insandık ve bir dünyada "birlikte" yaşamayı da özlüyorduk içten içe.
Kabloların ucunda, kabloların içinden geçen, eskisi kadar güzel olmayan bir dünya vardı ve sadece bir ekrandan ibaretti ama yine de çoooooooooooooooooooooook hem de çok uzun zamandan sonra bize "paylaşmayı", "paslaşmayı", "konuşmayı" hatırlattı. Yemek tariflerimizi aldık verdik, şu filme boşuna gitme dedik, aşk acısına merhem olduk, kim neyi arıyorsa "aman bana ne bee" demeden cevapladık, en güzeli de tanımadığımız insanlara her sabah "günaydın" demeye, her akşam "iyi geceler" demeye başladık. Bir sürü birbirinden farklı renkte, farklı ötüşte kuşlar olarak aynı ağacın dallarındayız. Bunu da bölmeyelim, bunu da pay etmeyelim çünkü bu sonsuz, çünkü hepimize kadar var:)
Bu post yoruma kapalı çünkü bu post kim ne düşünüyor diye değil, herkes birbirini düşünsün diye.
[İllüstrasyon: Mary Blair]
Kutsal bir amaç için bir araya gelenler, o biraradalığı başkalarına hakaret etmek, zulmetmek, ezmek için kullanırsa önce o kutsala ihanet etmiş olurlar.
Şu son günler yeterince üzücü değilmiş gibi, bir de beni daha da çok sorgulamaya, sorguladıkça da umudumu yitirmeye sevk etti. Yo hayır terörün bitişi, dünya barışı, silahsızlanma, yavru balıkların avlanmaması, nükleerden vageçilmesi, kadın cinayetlerinin son bulması, küçük kızların zorla evlendirilmesinin kökten çözümü konularında değil. İnsanoğlunun "ayrımcı" zihniyetinin asla son bulmayacağı hakkında, asla kendi pencereleri dışında bir pencereden bakamayacağı, yerinden kalkıp da kafasını bile uzatamayacağı konusunda. Yani her sorunun başı konusunda.
Hadi şimdi mesela hepimiz evin, ofisin, okulun penceresinden dışarıda bir şey seçip ona bakalım. Sonra bir kat aşağı inip, bir kat yukarı çıkıp yine bakalım. Eğer bilmediğimiz bir şeyse o, her katta gözümüze farklı görünecek. Onu "bilmek" için, onu anlamak için dışarı çıkıp, yanına gidip, belki dokunup, konuşmamız gerek. Ancak o zaman nereden bakarsak bakalım onu görebiliriz, belki! Mesela bir portakal ne kadar yanlış anlaşılabilir? Oysa o bile 18. kattan mandalina sanılabilir? Ve bir portakalı mandalina diye itham etmek haksızlık!
Başımıza gelen bu felaketten önce bloga bir süre bir şeyler yazamayacağımı bir postla belirtmiştim, akabinde zaten her şey toz duman bir sabaha uyandık. Bazı bloglar keder içerisinde bloglarını ortak belirledikleri bir güne kadar kararttıklarını ve yayın yapmayacaklarını duyurdular. Zarifçe benden de destek istediler, ben de aynı zarafetle bunun bir ayrım yaratacağı endişesinden bahsedip katılamayacağımı belirttim ki zaten onu düşünecek halde de değildim. Haliyle saygı ile karşıladıklarını belirttiler. Ama...Kimisi
"özgür olabilirsiniz ama insan değilsiniz yazık"
"bugun blog derdine kosanlar! kisiliksiz ac insanlar"
"ülke yasta blogger roportajda"
"bunlarin tabutuna kirmizi bayrak serilmez"
"herkes bizim gibi milletini sevemiyor"
"vatan haini"
"bi tane bile twit atmadı Kürtçü bu"
bunlar gözümün önünde görebildiklerimin belki tamamı belki çok azı bilmiyorum, bilmek de istemiyorum çünkü bu kadarı bile fazla. Bunların hiçbiri bana söylenmedi ama yine de beni acıttı. Bu nefret söylemine, bu ayırmaya düşkünlüğe, bu parmakla gösterip çığırtkanlık yapmaya, yargısız infaz merakına sebep nedir?
"Yas"ta bu kadar laf yetiştirme, çemkirme, yas tutmuyorlar diye çetele tutma gücü nereden gelmektedir?
Bir tarafım tüm bu sözlerin yaşanan bu büyük ızdırap yüzünden bir anda ağızlardan kaçıverdiğine inanıyor; bir tarafım ise mağdur edildim, yanlış anlaşıldım demeden önce hızlıca twitleri silip, bir nevi geçmişi temizleyenlerin, yazdıklarını yazmamış gibi yapanların bu birlikteliği sadece içindeki nefreti kusmak için kullandığına inanıyor. Yok yine de ilkine daha çok ihtimal veriyorum, buna ihtiyacım var.
Evet öyle bir günde sezon cartını anlatan kişi seni rahatsız edebilir, sana bu bir vurdumduymazlık gelip kalbini ezip geçebilir, evet ondan nefret de edebilirsin, ama onu taşlatmak üzere işaret edip etmemen medeniyetini gösterir. Takip etmeyi bırakır, hayatından çıkarır, her hangi bir toplulukta dahi yan yana gelmemeye özen gösterir, bunu prensip edinirsin. Şahsen ben bir grubun topluca elem, sansür ya da adaletsizliğe uğradığı günlerde enerjimi onunla ilgili paylaşımlara veriyorum, öyle yapmayanları görünce burkuluyorum ama asla hakaret de etmiyorum, çünkü onun penceresinin özgürlüğü benim penceremin de özgürlüğünün teminatı! Üstelik insan psikolojisi hala sır, kimin neyi kaçış için, neyi unutmak için, neyi hiç sallamadığı için yaptığını bilemeyiz. Biz infaz memuru değiliz.
Kiminin Tanrı, kiminin enerji, kiminin bilinmez bir güç dediği şey bize uçsuz bucaksız topraklar, derin mavi sular, kocaman bir gökyüzü hediye etmişti hem de güzel bir paket içinde. Biz toprakları bitirdik, hep böldük, ötekinin payı daha az bizimki daha çok olsun istedik, gerekmese bile bir güç gösterisi niyetine sulara barajları diktik, kuşları havzalarından ettik, gökleri bizi taşımaya doyamayan uçaklarla deldik, çöpünüzü taşıyamayacağım deyince toprak ana, güldük, hepsini kompresle uzaya, yörüngeye yaşlı ve yorgun demeden aydedenin yanına yerleştirdik. Daha da fazlasını yaptık. Hepsini ama hepsini hayvanların elinden aldık çünkü bize yetmiyordu, mikroorganizmalardan çaldık çünkü yeni virüsler gerekiyordu.
Tüm bu tecavüzümüzün sonucunda bize hiç olmazsa güzel bir yenilik olsun kalmıştı: blogosfer. Çünkü insandık ve bir dünyada "birlikte" yaşamayı da özlüyorduk içten içe.
Kabloların ucunda, kabloların içinden geçen, eskisi kadar güzel olmayan bir dünya vardı ve sadece bir ekrandan ibaretti ama yine de çoooooooooooooooooooooook hem de çok uzun zamandan sonra bize "paylaşmayı", "paslaşmayı", "konuşmayı" hatırlattı. Yemek tariflerimizi aldık verdik, şu filme boşuna gitme dedik, aşk acısına merhem olduk, kim neyi arıyorsa "aman bana ne bee" demeden cevapladık, en güzeli de tanımadığımız insanlara her sabah "günaydın" demeye, her akşam "iyi geceler" demeye başladık. Bir sürü birbirinden farklı renkte, farklı ötüşte kuşlar olarak aynı ağacın dallarındayız. Bunu da bölmeyelim, bunu da pay etmeyelim çünkü bu sonsuz, çünkü hepimize kadar var:)
Bu post yoruma kapalı çünkü bu post kim ne düşünüyor diye değil, herkes birbirini düşünsün diye.
[İllüstrasyon: Mary Blair]
19 Ekim 2011 Çarşamba
...
Tweet
En son 15 Temmuz'da yine büyük kederdeydik, burada yazmıştım duramamıştım . O vakit bu vakit, bundan önceki 20 yıldan fazla vakit değişen bir şey yok. Evlatlarla birlikte anneler ölüyor, anneler öldükçe annelerin ahıyla bu adı konmayan savaş daha da büyüyor.
KISA BİR ARA...
Tweet
İş güç okul eksenindeki bazı durumlar yüzünden bu hafta sözünü verdiğim "üniversitede ne giymeli" postunu yapamadım ve yapamayacağım gibi görünüyor sevgii Styleboomerlar:(
Amaa şu ana kadar hazırladığım ipuçlarının yanına haftasonu boyunca yenilerini de hazırlayıp haftaya kessin yayınlıyorum:)
Bu postu da ABD'de Brown'daki eğitimini bırakıp yeniden İngiltere'ye dönmeye karar veren ve Oxford'daki ilk gününden bir kare yollayan Emma Watson'la bitiriyorum;) Bir üniversite öğrencisinin casual gereklerini baştan ayağa giymiş kendisi:)
Şimdi bana Pazartesi'ye kadar müsaade:)
İş güç okul eksenindeki bazı durumlar yüzünden bu hafta sözünü verdiğim "üniversitede ne giymeli" postunu yapamadım ve yapamayacağım gibi görünüyor sevgii Styleboomerlar:(Amaa şu ana kadar hazırladığım ipuçlarının yanına haftasonu boyunca yenilerini de hazırlayıp haftaya kessin yayınlıyorum:)
Bu postu da ABD'de Brown'daki eğitimini bırakıp yeniden İngiltere'ye dönmeye karar veren ve Oxford'daki ilk gününden bir kare yollayan Emma Watson'la bitiriyorum;) Bir üniversite öğrencisinin casual gereklerini baştan ayağa giymiş kendisi:)
Şimdi bana Pazartesi'ye kadar müsaade:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








